Unutulmaması Gereken Türk Kadınlarımız

 


ATAM İZİNDEYİZ!
Dünden bugüne tarihte yer almış kadınlarımız; onlar sayesinde bu günlerdeyiz…

Onları Saygı ve Sevgiyle anıyoruz.

Eski Türk topluluklarında yazılmış olan destanlardan da anlayabileceğimiz gibi, Türk kadınının erkeğin yanında yer aldığı ve önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Türk Altay destanında Tanrı Kara Han’a “yarat” emrini veren, bir kadın olan “Ak Ana”dır. Kırgız destanı Manas’ta ise kadın evin kaderinin ve namusunun koruyucusudur. Kadının sözüne kulak asılmadığı gün kahramanın öleceğine inanılır. Dede Korkut’ta da aile bağına büyük önem verildiği görülmektedir. Aile dışında aşk hayatı görülmez. Devleti yönetirken hatun eşinin yanında oturarak görüşmelere katılır. Kırgızların Cangıl Mırza, Uygurların Nözüğüm, Başkurtların Zaya Tülek, Hakasların Altın Arığ destanlarında baş kahramanlar hep kadındır. Manas’ın hanımı Kanıkey, bozkır kültürünün ideal kadın tipi olarak karşımıza çıkar. Diğer dünya devletlerinin destanlarına baktığınıda kadının aşk unsuru olarak ikinci sınıf, değersiz olarak yer aldığı görülmektedir. Yabancı dillerde bile dikkat edecek olursak kadın ve erkek kelimelerinin karşılığı ayrı kelimelerle ifade edilir. Mesela ingilizcede birinden bahsederken “he”(o- erkek) veya “she”(o- kadın) derken Türkçe’ de kadın veya erkek olsun cinsiyet ayrımcılığı yapılmaz.

Türkler eskiden hem göçebe hem de yerleşik düzende yaşamışlardır. Göçebe yaşam tarzı hareketli ve aktif olmayı gerektirdiği için kadınlar da akıncı ve avcı tipleri ile daima ön plana çıkmışlardır. Aile bütün toplumlar için daima en önemli kavramlardan biri olmuştur. Türk destanlarının tümünde olduğu gibi Dede Korkut Hikâyelerinde aile çok sağlam bir temel üzerine kurulmuştur. Aile kavramı içinde en önemli bir yere sahip olan soyun devamlılığının kaynağı olan, yuvayı yapan, fedakârlık ve sadakatiyle toplum içinde
farklı bir yere sahip olan kadındır. Türk destanlarında görüldüğü gibi kadınlar ata biniyor, kılıç kuşanıyor, ok atıyor, ava çıkıyorlarmış.

Binlerce yıldır kadına verilen değer bir süre arap kültürünün etkisi ile bir süre unutulmuş iken, Türk kadını atalarına ihanet etmemiş, gücünü ve kuvvetini kurtuluş savaşındaki kahramanlıklarıyla da göstermiştir. Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Hanımlar Cemiyeti çatısı altında Millî Mücadele yıllarının başında, milliyetperver ve vatansever Kastamonulu hanımlar çalışmalarını daha plânlı sürdürebilmek için bir araya gelmişler. Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti yararına gösterilecek bir filmin biletlerini satmak üzere bir komite kurmuşlardır.Bu komitede görev alan hanımlar, muhtemelen Müdafaayı Hukuk Cemiyeti kadınlar şubesinin kurucuları olmuşlardır. Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Hanımlar Cemiyeti’nin Zekiye Hanım’ın başkanlığında gerçekleştirdiği bu faaliyetlerden en önemlisi 10 Aralık 1919 tarihinde düzenledikleri kadınlar mitingidir. Yurdumuzun yabancılar tarafından işgal edilmesini ve oralarda yapılan vahşetleri protesto etmek maksadıyla bir miting yapılması plânlanmış ve bu maksatla miting tertip heyeti kurulmuştur. Bu komitede görev alan kadınlar şunlardır:

1. Zekiye Hanım (Polis Müdürü Halil Bey’in eşi)
2. Kâmuran Hanım (Defterdar Ferit Bey’in eşi)
3. Saime Hanım (Sağlık Müdürü Ferruh Bey’in eşi)
4. Bedriye Hanım (Maarif Müdürü Talat Bey’in eşi)
5. Münire Hanım (Vilayet Mektupçusu Fuad Bey’in eşi)
6. Refika Hanım (Fırka Kumandanı Miralay Osman Bey’in kızı)
7. Neyyire Hanım (Reji Müdürü Ömer Bey’in kızı)
10 Aralık 1919 çarşamba günü Darülmuallimat (Kız öğretmen 
okulu) bahçesinde üç binden fazla Kastamonu’ lu kadın bir araya gelmiş; ülkemizin işgalini ve yapılan insanlık dışı vahşetleri şiddetle protesto etmiştir.

Tarihte ve günümüzde de göreceğimiz gibi, aydınlanma hep kadınlar sayesinde olmuş ve bundan sonra da kadınlar sayesinde olacak gibi görünüyor. Savaş alanında hep erkekler yer alır, kadınlar savaşmaz.  Çünkü kadın doğurgandır, üretkendir . Kazaklar’da kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır: “Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır.”

Dünya devletlerinin bazılarında kadınlar hakları için oldukça zorlu mücadelelere girişmişlerdir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’ nde  biz kadınlara birçok batı ülkesinden daha evvel haklarımız Atatürk tarafından verilmiş ve hatta adeta sunulmuştur. 1926 yılında Büyük Millet Meclisi tarafından kabulle yürürlüğe giren Medeni Kanun ile, Türk kadınına bin yıl evvel kaybettiği hakların geri verilmesi sağlanabilmiştir.  Türk kadınına 1935 yılında dünyada ilk olarak seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.  Atatürk 1923 yılında Konya’ da yaptığı bir konuşmada;
“Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.
” demiştir.

Atamıza çok şey borçluyuz.   Allah hem Atatürk’ e hem de onu yetiştiren annesi Zübeyde hanımagani gani rahmet eylesin.

Atatürk 30 Mart 1923′ de Vakit Gazetesi’ nde yayınlanan bir beyanatında;
“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”

Türk toplumu için aile yapısının önemini bilen Atatürk bununla ilgili ;
“Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.” demiştir.

Eski Türk toplumlarında olduğu gibi kadınlar hak ettiği hakları hukuki olarak kanunlarla yeniden elde ettiler belki, ancak ne yazık ki pratikte kafa yapısı örümcek ağı bağlamış olan kişiler cahilliğin sebebiyet verdiği pek çok haksızlık veya şiddeti kadına uygulanmaktan ve bunu kendi hakları olarak görmekten vazgeçmemektedirler. Toplum içinde bir erkek kadını döverken kimse araya girmeye korkar görüntüleri internetten filim izler gibi izler hale gelmişiz.  Cahilliğin, eğitimsizliğin yol açtığı yaralar ne yazık ki tedavi edilmesi güç bir hastalığa dönüşmüş sanki. Dört veya daha fazla kadınla birlikte yaşayıp toplamda kırktan fazla çocuğu olan ve hiç birinin adını bilmeyen cahil adam için sanırım bir gün değil her gün “erkekler günü” olarak kutlanıyor.  Eğitimli insanlarımızın ikiden fazla çocuk yapmıyor olması ve eğitimsiz insanların böylesine fazla ürüyor olmasının yakın gelecekte beraberinde getireceği sorunlar da ürkütücü aslında.

Sorunların çözümü yine kadınlar sayesinde olacak gibi görünüyor. Yıllardır kadının başındaki örtü üzerinden siyaset yapmayı pek seven erkekler sorun yaratmaktan başka bir şey yapıyor görünmüyorlar. Ancak sorun kadınların yine gerçeği görerek kendi üzerlerinden siyaset yapılmasına izin vermemesiyle çözülebilecektir. Yoksa eline siyah çarşaf alıp yırtan bundan da büyük zevk duyar eğitimli cahillerin şuursuz davranışları sorunu asla çözemez.

Yani tüm kadınların sadece bugün değil her günü kutlu olsun.

Kurtuluş savaşı ve eski Türk toplumundaki bazı kadın kahramanları da anmak istiyorum.
Kurtuluş Savaşındaki Kahraman Türk Kadınları


Nene Hatun
(1857-1955)

1877-78 yılında Osmanlı – Rus Savaşında Ermeni çetelerin (Osmanlı vatandaşı) saldırısında Erzurum’daki Aziziye Tabyası’nın savunulmasında yer almıştı. O sırada 21 yaşında yeni gelin iken tüm halkın savunma için kundaktaki bebeğini evde bırakıp “Seni bana Allah verdi. Ben de O’na emânet ediyorum.” diyerek vedâlaştıktan sonra ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı. Tabya yeniden ele geçirilmişti ancak halkın içinde bine yakın yaralı vardı. Nene hatun kendi yarasını bırakmış diğer yaralılara yardım edebilmek için ordan oraya koşturuyordu. Bebeğini evde bıraktığını da unutmamıştı belki, ama yine de gitmemişti. Anadolu’ nun mücadelesi sırasında Nene hatunun adı,  yaraları sararak, hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su taşıyarak hizmetten hizmete koşarak destanlaştı.  Ancak ne yazık ki sonraki yıllarda unutulmuş olan, 1954 yılına dek sahip çıkılmayan Nene Hatun, bu tarihte 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel Paşa’nın çabasıyla yeniden hatırlanmış ve kaldığı virane evde kendisine “3. Ordu’nun Nenesi” ünvanı verilip, cüzi de olsa maaş bağlanmıştır. 8 Mayıs 1955′te ise Nene Hatun’a “Yılın Annesi” ünvanı verilmiştir. Aynı yıl 22 Mayıs ayında zaatüre hastalığından vefat etmiştir.

Halide Onbaşı (Edip Adıvar) 1884-1964

Kurtuluş Savaşı sırasında ön saflarda mücadele etmiş bir Türk kadınıdır. 1919′da Sultanahmet Meydanı’ndaki mitingde halkı işgallere karşı uyandırmak için etkili bir konuşma yapmıştır.

Sonrasında ise hakkında tevkif kararı çıkınca eşi ile birlikte 1920 yılında Anadolu’ ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’ na katılmıştır. Mustafa Kemal onu Garp Cephesine tayin etti. Kendisine önce “onbaşı” , sonra da “üstçavuş” rütbesi verildi.

Savaşı izleyen yıllarda ise Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştüğü içineşi  Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye’den ayrıldı. Atatürk’ ün ölümünden sonra tekrar Türkiye’ ye döndü. Klasikler arasına girmiş “Ateşten Gömlek”, “Sinekli Bakkal”, “Vurun Kahpeye” gibi pek çok romanı ve hikayeleri  bulunuyor.

Nezahat Onbaşı

70. Alay Komutanı Hâfız Hâlid Bey savaş sırasında eşini kaybetmişti. 8 yaşındaki kızı Nezahat’ı kimseye emanet edemeyip savaşta yanında götürmüştü. Nezahat Çanakkale cephesinde muharebe havasına alışmış,  mükemmel at binmesini, silah kullanmasını öğrenmiş ve 12 yaşında “onbaşı” rütbesini almıştı. 100′den fazla düşman askeri öldürmüştü.Küçük Nezahat, cephe gerisine kaçmaya çalışan askerlerin karşısına, vatan sevgisiyle dolu büyük yüreğiyle adeta duvar gibi dikilmiş ve bir çocuktan beklenmeyecek muhteşemlikteki şu müthiş sözü haykırmıştır:
“Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?”Nezahat Onbaşı 30 Ocak 1921 yılında T.C.’nin İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmesi önerilen ilk vatandaşıdır. Bu öneri TBMM’ de hararetle kabul edilmiş, ancak işleme konulamamış. TBMM’nin “Şükran Belgesi’ne” 78 yaşında bir nine iken kavuşmuştu.

Şerife Bacı

Kurtuluş Savaşı’ nda 1921 yılı Kasım ayında İnebolu’ya savaş malzemesi gelmişti ve bunların bir an önce Kastamonu’ya ordan da Anadolu’ nun iç bölgelerine iletilmesi gerekiyordu.

Cepheye gidemeyip de köylerinde kalan kadınlar menzil komutanlığının malzeme taşıma haberi üzerine kağnılarla yola çıktılar. Bu kadınlardan biri de Şerife Bacı idi.

Şerife Bacı top mermileri ıslanmasın diye kazağını mermilerin üzerine örtmüş, yavrusu ölmesin diye de üzerine abanmış ve bebeğiyle birlikte soğuktan ölmüş.

.

.

.

Fatma Seher Erden ( Erzurumlu Kara Fatma )

1888’de Erzurum’da doğan Kara Fatma Balkan Savaşı’na ve 1. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesinde savaşa katıldı. 1919′ da, Mustafa Kemal’le bizzat görüşebilmek için Sivas’a gitti ve ardından, Milis Müfreze Komutanı olarak Batı Cephesinde görevlendirildi. 300 kişiyi aşkın birliği ile Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde Mehmetçikle birlikte destanlar yazdı. Kahraman kadın Kurtuluş Savaşı’ndan sonra “üstteğmen” rütbesi ile emekli oldu. Kara Fatma emekli maaşını Kızılay’a bağışladı.

Hayatını cepheden cepheye koşmakla geçirmiş, canı pahasına ülkesini savunmuş olan Fatma Seher Hanım, hayatının son yıllarında -ne yazık ki diğer birçok kahraman gibi- büyük sıkıntılar çekmiş, 1930′lu yıllarda kendisiyle röportaj yapan gazeteci Mekki Sait Bey’e acı ve üzüntü içerinde şunları anlatmıştır.

“İşten bahsediliyor… İş bulamıyorum ki… Kapıcılık, kolculuk bulsam çöpçülüğe de razıyım. Kızımla torunlarıma bakayım.

—Kaç Yaşındasın?

—55 yaşındayım. Askere 24 yaşında girdim. Seferberlikte Kars, Kağızman, Bayazıt taraflarında çalıştım. 275 kişilik bir çetenin reisi idim. İstiklal Harbi’nde Garp Cephesi’nin hemen her tarafında bulundum. Bereket Alakaya taarruzunda, sonra Düzce’de eşkıya ile müsademede Sivrihisar’da, birde Değirmendere’de yaralandım. Bunlardan başkan ufak tefek sıyrıklar, çizikler onları saymıyorum. Kızımın parmaklarını da şarapnel kesti. Zavallı yarı deli vaziyettedir. Yetimleri bana kaldı. Çalıştığım sürece amirlerimin takdirlerini kazandım. Bütün sefaletimi unutturan, beni yaşatan bu İstiklal madalyasıdır. Açım ama şerefliyim!

Kadıncağız ağlamaya başladı.

— Bazen çocukların elinden tutuyor ”Şu yetimler aç kalmış ölecekler…” diye torunlarım olduğunu sezdirmeden, onlar için yardım toplamaya çıkıyorum. Ne yapayım siz söyleyin! (Yedigün,9 Ağustos 1933, s.10) Kaynakça: A.Oral, V. Şenel


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !